Teknoloji

İnsanoğlunun başka dünyalar arama serüveni

insanoğlunun başka dünyalar arama serüveni

Dünya muhteşem bir gezegen. Mahvetmediğimiz her parçası ayrı bir güzellik ve insan için daha elverişli bir yaşam ortamı düşünelemezdi herhalde. Fakat işler artık kötüye gidiyor ve bir gün bu gezegeni terk edip, ırkımızın gelişimini başka bir gezegende sürdüreceğimiz düşünülüyor. Peki neden, nasıl, nerede ve ne zaman?

İnsan meraklı bir varlık. Çevresindeki her şeyi irdelemeden, ardındaki gizemi keşfetmeden rahat edemiyor. Binlerce yıldır her gün bakıp, hakkında fikirler ürettiği gökyüzünü ve ötesini keşfetmeye çalışması da yine merakından.

Dünya düz, bulutların ötesinde de sihirli diyarlar var denildiğinde, önce gezegenin yuvarlak, sonra da bizimki gibi yüz milyarlarca gezegenin var olduğunu keşfettik. Yıldızları, gezegenleri, güneş sistemlerini; uzayı öğrendik. Evren denilen bu uçsuz bucaksız yapıda, bir hiçten çok az daha büyük ve önemli olduğumuzu anladık. Tüm bunlar, insan ırkının değerini artıran buluşlardı. Artık diğer hayvan türlerinden en büyük anlayışsal farkımız, bizim öleceğimizin ve toprağa karışacağımızın bilincinde olmamız değil. Devasa bir sistemin parçası olduğumuzu, evrende tek başımıza olmadığımızı az çok kestirebiliyoruz.

Evreni keşfetmek doğrudan bilimsel bir çalışma fakat tarihte insanın uzay ve Dünya’dan görebildiği yıldızlar ile ilişkisi daha çok içgüdüsel bir bağlantıya işaret ediyor. Binlerce yıl önce yaşayan ve dakika ile saniye gibi zaman ölçütlerinden yoksun olan Mayalar’ın, 22 Aralık 2012’de sona eren ünlü Haab takvimini hazırlarken yıldızlardan faydalanmaları ve yaptıkları hesaplamaların günümüz modern astronomi imkanları ile yapılan hesaplamalara çok ama çok yakın olmaları ilginç bir gerçek. Uzay, insanlar için bilinmeyenin keşfedilmeyi beklediği, görüp ulaşamadığımız bir hazine. Tür olarak gurur duyulası özelliklerimizden birisi de, görüp de erişemediğimiz bir şeye ulaşmak için elimizden geleni yapmamız. Çünkü insan arzulayan, elde etmek için uğraşan ve hedefe ulaşmak için birden fazla yöntem geliştirme yetisine sahip bir canlıdır. İşte, bu serüven de tam olarak böyle başlıyor…

Galileo Venedik başkanına teleskobun nasıl çalıştığını gösteriyor (Giuseppe Bertini)

Hans Lippershey bir gözlük üreticisiydi. 1608 yılında basit mantık tabanında gözlüğe benzeyen fakat işlevsel olarak uzaydan gelen radyasyonu görüntüleyebilerek ondan bir hayli farklılaşan bir araç yaptı: Teleskop. İcadından bir yıl sonra teleskobun, Orta Çağ’ın Aristo ve Kutsal Kitap merkezli bilgi anlayışından şüphe duyma ve gerçeği arama tutkusuyla yaşayan Galileo Galilei’nin eline geçmesi şaşırtıcı değildir. Daha sonra ortaya çıkmıştır ki, Galileo teleskobun varlığını ve çalışma mantığını bir arkadaşından gelen mektuplardan öğrenmiş, oturup kendine bir teleskop yapmış ve uzayı keşfetmeye başlamıştır. Galileo’nun teleskobu, cisimleri 30 kat büyütebiliyordu. İnsan ırkı bu sayede, 1610 yılında Ay’ın yüzeyinin Dünya’dan göründüğü gibi pürüzsüz olmadığını, dağlara ve çukurlara sahip olduğunu, Samanyolu galaksisinin küçük yıldızlardan oluştuğunu, Jüpiter’in dört büyük uyduya sahip olduğunu ve Satürn’ün bir garip göründüğünü öğrendi. Galileo’nun teleskobu Satürn’ün çevresindeki halkayı gösteremiyordu; bu nedenle halkayı birbirinden ayrı iki parça olarak görüyordu. Modern gözlemsel astronomi, bir diğer deyişle insanoğlunun uzaya ilk bilimsel bakışı, bir insanın mektuplardan okuduklarından yola çıkarak evinde yaptığı bir araçla başlamıştı.

Bilinmeyeni keşfetmek için şüpheci olmak ve hayal etmek gerekir. Galileo, insanlık tarihindeki en iyi şüphecilik örneklerinden birini oluştururken, öte yandan muazzam bir hayal gücüne sahipti. Fakat amaç bilimsel bilgi elde etmek olduğunda, hayal gücünün ağır basmaması gerektiğini de öğrendik. İnsan, bilinmeyeni fantastik öğeler ile ilişkilendirmeye, olduğundan daha heyecan verici kılmaya meyillidir. İskoç bilim insanı Thomas Dick de onlardan biriydi. 1837 yılında ortaya attığı ilginç fikrinde, Samanyolu galaksisinde 22 trilyon uzaylı bulunduğu ve bunlardan 4,7 milyarının Ay’da yaşadığını iddia ediyordu. Dick’in yanılgılarının kar topu gibi büyümesine sebep olan ise bilimsel veriye zincirleme varsayımlarla ulaşmaya çalışmasıydı. Dick, o dönem İngiltere’de milkare başına ortalama 280 insan düştüğünü keşfetti ve bu popülasyon oranının evrensel bir kural olduğunu düşündü. Bu fikrinden yola çıkan Dick, Ay’ın yüz ölçümünü ele aldığında, burada toplam 4,2 milyar uzaylının yaşaması gerektiğini öne sürdü.

Thomas Dick'in teorisine göre Ay'da yaşam
Thomas Dick Ay’da 4,7 milyar uzaylı yaşadığına inanıyordu

İnsanlık uzayı keşfetmeye dair en somut adımlarını 1955–1972 yılları arasında gerçekleşen Uzay Yarışı’nda attı. ABD ve Sovyetler Birliği arasında yaşanan resmi olmayan bu rekabet, her ne kadar başlangıcından kısa bir süre sonra amacından saparak politik amaçlara hizmet etmeye başladıysa da, uzaya gönderilen uydular, sondalar, astronotlar ve Ay’a insan indirme başarısı bilim açısından büyük kazanımlar elde edilmesiyle sonuçlanmıştır. Tüm bunların Soğuk Savaş döneminde yaşandığı ve Doğu Bloku ile Batı İttifakı’nın asıl amacının o dönem kaçınılmaz görünen bir sıcak savaştan önce birbirlerini moral olarak çökertmek için uzay teknolojisini bir nevi propaganda aracı olarak kullandıkları da hatırlanmalı. Sonuç olarak, iki filin tepişmesi bilim insanlarının 20. yüzyılın en büyük keşiflerinden bazılarını gerçekleştirmesini olanaklı kıldı.

DÜNYA, İNSAN VE DİĞERLERİ

Dünya, insan için bilinen elverişli yaşam şartlarına sahip gezegen. Fakat bundan, ortada bir şans durumu olduğunu çıkarmamak gerekir. En yaşlı kayaçlardan yola çıkarak 4,1 milyar yıldan daha fazla zamandır var olduğunu bildiğimiz bu gezegende milyarlarca yıl önceki yaşayan atalarımızla (ki bunların tek hücreli canlılar olması muhtemel) aynı form ve yapıda değiliz. Çünkü Dünya değişti, doğal ve yapay etkiler ile yaşam şartları dönüşen gezegenimiz, biz canlıların da değişmesine, bir diğer deyiş ile evrilmesine sebep oldu. Dünya bundan birkaç yüz milyon önce insan yaşamı için daha elverişli bir gezegen olabilir; burada bahsettiğimiz statik bir olgu değil, değişen ve dönüşen şartları içeren bir süreç. Özetle, Dünya’nın insan için bilinen en ideal gezegen olmasını sağlayan, insanın daha doğrusu tüm insan türlerini içeren Homo türünün milyonlarca yıl içerisinde bir şekilde hayatta kalmayı başararak, kendini dönüştürmesi. Homo türünden günümüze ulaşan tek ırkın bizler, yani Homo sapiens (modern insan) olması; en yakın akrabalarımız Homo neanderthalensis (Neandertal) türünün ise yaklaşık 30 bin yıl önce soyunun tükenmesi, Dünya’nın üzerinde yaşayan canlılara göre değil, canlıların Dünya’ya ayak uydurma döngüsünde olduğuna işaret eden yegâne göstergelerden.

İnsanın en yakın akrabası neanderthalin nesli 30 bin yıl önce tükendi
İnsanın en yakın akrabası neanderthalin nesli 30 bin yıl önce tükendi

Peki, Dünya’yı insan ve diğer canlılar için yaşamaya elverişli kılan ve gelecekte göç edebileceğimiz bir gezegenin sahip olması gereken olmazsa olmazlar nelerdir? Öncelikle doğal ısı ve ışık kaynağı Güneş’e olan doğru uzaklığı, gezegenin manyetik alanıyla Güneş’ten gelen zararlı güneş radyasyonu dağıtmasını mümkün kılıyor. Bu doğal yalıtım sistemi, Güneş’in zararlarının canlılara ulaşmasını engellerken, ısı ve ışığın yaşamı şekillendirmesine izin veriyor. Dünya, doğal kaynaklar açısından Samanyolu galaksisindeki en zengin gezegenlerin başında geliyor. Yaşamı mümkün kılan karbon ve su gibi kimsayal elementlerin önemi aşikârken, organizmaların gelişmesini sağlayan protein bileşiği ve karbonhidrat maddesi belki de şu an insanın geldiği noktada en büyük rolü oynayan aktörlerin başında yer alıyor. Spesifik bilgileri bir anlığına kenara itip, daha direkt bir anlatım benimsemek gerekirse, günümüz ekonomi merkezli yaşam düzeninde unutulmaya yüz tutan bir gerçeği hatırlamalıyız: Dünya, insan dahil tüm canlıların yaşamını sürdürmesi için gereken tüm besin ve hayatta kalma şartlarını doğa aracılığıyla sunuyor. Balta girmemiş bir ormanın sahip oldukları, bir canlı için süpermarket raflarından çok daha zengin ve yetkin kaynakları cömertçe gezegenin sakinlerine sunar.

Büyük resme baktığımızda, Dünya’nın cömert olmaya devam ettiğini görebiliriz. Yaşamın ana maddesi su, onu mümkün kılan ideal sıcaklık aralıkları ve bu aralığı koruyan gezegenin Güneş kalkanı atmosfer muazzam bir kombinasyon sergilerken; birkaçı eksik olduğunda enerji eksikliği nedeniyle yaşam döngümüzü tamamlayamayacağımız demir ve sülfür gibi kimsayallar da yine Dünya’nın sahip olduğu ve yaşamı mümkün kılan öğelerin başında geliyor.

Besin değeri yüksek doğal gıdaların sunduğu kimsayallar sayesinde yaşam döngüsü stabil bir seyir seyrediyor. Belki artık bunu takdir edemeyecek kadar bu gezegene alıştık. Peki ya Dünya’nın yapısında çok ufak bir değişiklik olsaydı, ya besinler gaz gezegenlerdeki gibi bir yapıya sahip olsaydı? O zaman besin maddeleri alınamayacak kadar küçük parçalardan oluşurdu ve yaşam mümkün olmazdı.

Dünya'daki hayvan türlerinin büyük bir çoğunluğu korunmaya çalışılan ormanlarda yaşıyor
Dünya’daki hayvan türlerinin büyük bir çoğunluğu korunmaya çalışılan ormanlarda yaşıyor

Yaşayan her şey gibi Dünya da ölümsüz değil ve bir gün öyle ya da böyle yok olacak. Fakat üzerindeki yaşamın, gezegenin kendisinden önce yok olması kuvvetle muhtemel. Güneş’in yok olması, Dünya çekirdeğinin kuruması, göktaşı düşmesi gibi sebepler doğal açıdan muhtemel görünürken, öte yandan insanın Dünya’ya verdiği geri döndürülemez zararlar var. İlk akla gelen şüphesiz yıllardır dünyada artan karbondiyoksit ve zararlı kimyasal salımı yüzünden ozon tabakasının incelmesi ve üzerinde yer yer yırtıklar oluşması. Neyse ki tabakada kalınlaşmanın ilk aşamaları gözlendi ve kendini yenileyebilir olduğu görüldü. Şansımızı zorlamaya devam etmezsek, Ozonosfer Dünya’daki canlıları Güneş’ten gelen ölümcül ultraviyole ışınlardan korumaya devam edecek.

İnsan, Dünya’daki baskın ırk olmayı başardı ve en büyük rakiplerinin nesli tarih içerisinde bir bir tükendi. Gelgelelim, bu baskınlık düşünmeden hareket etmemize yol açtı. Dünya Doğayı Koruma Vakfı (WWF), insanların hayvanları kabul edilemez rakamlarda öldürdüğünü, diğer türlerin nesillerin çok hızlı bir şekilde tükenmeye başladığını ve tükenme tehlikesindeki nesillerin sayısının arttığını açıkladı. Geride kalan 40 yılda karada, denizde ve nehirde yaşayan hayvanların katledilme hızı hiç olmadığı kadar arttı ve bu da vahşi yaşama onarılamayacak zararlar verdi. Vakfın araştırmasına göre, Dünya geride kalan 40 yılda sahip olduğu vahşi yaşamın yüzde 50’sini kaybetti. Bunun arkasındaki sebeplerin yüzde 89’u ise Dünya’yı sahiplenen türümüz ile bağlantılı ve şu şekilde sıralanıyor; sömürgecilik (%37), doğal yaşamın kalitesinin düşmesi, şartların değişmesi (%31), doğal yaşam alanlarının yok edilmesi (%13), iklim değişikliği (%7) ve diğer (%11). Hayvanları ve yaşam alanlarını hızla yok ederek, doğal yaşama geri dönüştürülemeyecek zararlar veriyoruz. Bu durumun uzun vadede gezegenin dengelerinin tamamen değişmesine sebep olması ve insan için çok zor günlerin başlaması işten değil. Görünüşe göre, insanlık Dünya’yı bir göktaşına bırakmak istemiyor; onu kendisi bitirecek. Zaten şu an tüm veriler, türümüz için pek parlak olmayan bir geleceğe işaret ediyor. Dünya’yı asla umursamadık, hayvan türleri bizim için sürekli önemsiz, sömürülecek ‘diğerleri’ oldu. Elimizdeki tek yaşanabilir gezegeni hor kullandıktan, tabakalarını delip, gezegenin diğer sahiplerini katlettikten sonra, şimdi yaşamak için yeni bir gezegen bulmak istiyoruz…

BAŞKA BİR DÜNYA

Başka Bir Dünya

Bir dönem Dünya’nın düz olduğunu sanıyorduk, bulutların üzerinde ve yerin altında sihirli diyarlar olduğunu düşünüyorduk. Uzayın Dünya’nın üzerindeki bir örtü olduğunundan şüphelendik. Tüm bunlar artık geride kaldı. Uzay sonsuz ve Dünya gibi yaşama elverişli milyarlarca gezegen barındırması kuvvetle muhtemel. Peki, orada bir yerlerde insanın yaşayabileceği başka bir gezegen var mı? Evet, üstelik sınırlı teknolojimiz ile bu gezegenlerden keşfetmeyi başardıklarımız bile oldu.

İnsanoğlu, 2007 yılından bu yana Dünya’ya benzer yaşam şartlarına sahip gezegenler arıyor. Bugün, yaşayabileceğimiz tam 47 tane gezegen olduğunu biliyoruz ve her birini güneşine uzaklığından atmosferine, besin kaynaklarından yer şekillerine kadar inceledik. Bu gezegenlerden Dünya’ya en benzeyenleri, yaşama en elverişli olanları ise 475 ışık yılı uzaklıktaki Kepler 438b, 13 ışık yılı uzaklıktaki Kapteyn b ve 16 ışık yılı mesafedeki Gliese 832 c.

Elde edilen bulgular, en yakınımızdaki yaşama elverişli gezegen Kapteyn b’nin 11,5 milyar yaşında olduğuna işaret ediyor. Dünya’nın 4,1 milyar yaşında olduğunu ve bu süre zarfında tek hücreli canlılardan bu hale türediğimizi göz önünde bulundurursak; Kapteyn’e ulaşmayı başarsak bile orada bizi diğer canlıların karşılaması bir hayli olası. Üstelik, onların nasıl ve ne yönde evrildiklerini tahmin bile edemeyiz… Yeşil alan, meyve ve sebze açısından Dünya ile Kapteyn’den daha verimli olan Gliese için de aynı durum söz konusu. Yaşam, milyarlarca yıl içerisinde akmış ve yolunu bulmuş olmalı. Bu nedenle, Hollywood filmlerindeki gibi, olur da bu gezegenlere ayak basmayı başarırsak, kaynaklarına hiç dokunulmamış, içerisinde hiç canlı olmayan, kollarını açmış bizi bekleyen bir gezegen ile karşılaşmayacağız.

KEŞFEDİLEN TÜM ADAY GEZEGENLER

Diğer yaşam formları, bizden daha az gelişmiş olabilecekleri gibi, evrim süreçlerinin çok ileri aşamalarında da olabilirler. Cosmos’tan hatırlayacağınız, bilimin popülerleşmesi için yaptığı çalışmalarla tanınan saygı değer gökbilimci ve astrobiyolog Carl Sagan ile ABD Ulusal Havacılık ve Uzay Dairesi (NASA) tarafından başlatılan Dünya Dışı Akıllı Yaşam Araştırması’ndan elde edilen verilere göre, gelişmiş yaşam formlarına ev sahipliği yapması olası gezegenler şöyle: Kapteyn b, Kepler-186f, Gliese 581g, Gliese 832 c, Gliese 667Cc, Kepler-22b, HD 40307g, HD 85512b, Tau Ceti e, Tau Ceti f, Gliese 163c ve Gliese 581d.

Evrenin çok küçük bir bölümünü gözlemleme yetisine sahip olduğumuz halde yaşama elverişli 47 tane gezegen bulduk. Tüm bu keşiflerin yalnızca sekiz yılda yapıldığını ve Dünya’ya en benzer olan Gliese ile Kapteyn’in ise sırasıyla 2011 ve 2014 yıllarında keşfedildiğini hatırlatmakta da fayda var. Bir başka deyişle, insanoğlu yeni yuva arayışının çok ama çok başında.

OLASI EV SAHİPLERİMİZ

1973 yapımı Fantastic Planet, uzaylı-insan ilişkisine dair ilginç bir teori ortaya koyuyor
1973 yapımı Fantastic Planet, uzaylı-insan ilişkisine dair ilginç bir teori ortaya koyuyor

Evrende yalnız olduğumuzu söylemek, okyanustan bir bardak su alıp, “bak, burada balinalar yaşamıyor” demekle eşdeğer. Daha kendi galaksimizdeki tüm gezegenlere ayak basamadık, henüz bu teknolojiye bile sahip değiliz. Bu gerçeklere hakim olan ve yaşamı var eden faktörleri az çok kavrayan bir insanın, trilyon ihtimale ev sahipliği yapan evrende yalnız olduğumuzu savunması abesten ötedir.

Bir gün, kendi sistemimizden çıkıp, derin uzay olarak adlandırdığımız uçsuz bucaksız olasılıklara yelken açacağız. Amacımız türümüzü devam ettirebileceğimiz yeni bir yuva bulmak olduğundan, bizleri neler beklediğini, olasılıkları düşünmekte fayda var. Bu konuda kuvvetli bir anlayışa sahip olmaya çalışmadan önce, ABD’li astrofizikçi Neil deGrasse Tyson’ın altını çizdiği basit bir anatomik gerçeği kavramamız şart. Dünya’da insana en yakın genetik yapıya sahip olan canlı şempanze. Benzerlik ise bir hayli şaşırtıcı boyutta: Şempanze ile insan DNA’larının yüzde 99’u özdeş, yani birebir aynı! Bu yüzde 99’luk bölümde kesinlikle hiçbir fark yok. Aradaki yüzde 1 fark sayesinde insan senfoniler besteliyor, Hubble Uzay Teleskobu’nu icat ediyor. En parlak şempanzenin geldiği zeka seviyesi ise muz istediğini el hareketleriyle anlatabilmesi. Örnek her ne kadar yüzeysel olsa da, şimdilik bunu iki tür arasındaki zeka farkının sembolü olarak ele alabiliriz.

Endişe uyandırıcı nokta, bizi şempanzeden farklı ve daha gelişmiş kılan ‘her şeyi’, DNA yapımızdaki yüzde 1 gibi ufacık bir farka borçlu olmamız. Ludwig van Beethoven’ın 9. Senfonisi, tarihte ilk kez kuyruklu yıldıza inmeyi başaran Philae, kısacası tüm insanlığın yaratımı yalnızca bu yüzde 1 farktan ibaret. Şayet DNA’larımız yüzde 99 değil de yüzde 100 benzer olsaydı, gezegene iki farklı ırk; şempanzeler ve insanlar birlikte hükmediyor olabilirdi. Şimdi bunlardan yola çıkarak düşünün; şempanze ile insanı birbirinden ayıran zeka farkı belki de bizim düşündüğümüz kadar büyük değil. Belki, bir kuyruklu yıldıza uzay aracı indirmeyi başarmak ile muz istediğinde birkaç parmağı değişik şekillere sokmak için gereken zeka seviyesi birbirlerinden sandığımız kadar farklı değil. Gezegenimizde yaşayan en gelişmiş tür biz olduğumuz için bu zeka farkı bize devasa geliyor olabilir fakat bu doğru olmayabilir. Belki de sandığımız kadar zeki ve gelişmiş değiliz.

Şempanze ile insan DNA’larının yüzde 99’u özdeş, yani birebir aynı
Şempanze ile insan DNA’larının yüzde 99’u özdeş, yani birebir aynı

Az önce sıraladığımız, gelişmiş canlılara ev sahipliği yapması muhtemel 12 gezegenden birinde DNA’sı bizimkinden yüzde 1 farklı evrilen ve bizim şempanzeden daha gelişmiş olduğumuz gibi bizden daha üstün olan bir yaşam formu düşünün. İnsan ve şempanze örneğinde yüzde 1’lik farkı Hubble Uzay Teleskobu’nun icadı ile ölçütlendirirsek, o yaşam formu neler yapabilir? Belki de, insanlığın icatları ve tüm başarımları onlar için gülünç basitliklerdir. Tıpkı, şempanzenin muz yemek istediğini anlatmak için yarım yamalak bir işaret dilini kullandığında gülümsediğimiz gibi, söz konusu bu yaşam formu da bizim 30 yıl gibi bir süre çalışıp, büyük çabalarla başardığımız Rosetta görevine bakıp gülümsüyor ve “ne ilkel beyinler” diyor olabilir. Kendi gezegeninin en zeki varlığı olan insanın, DNA yapısı ondan yüzde 1 farklı olan başka bir yaşam formunun gözünde birbirine ve çevresindeki her şeye zarar veren az gelişmiş bir yaratık olmaması için hiçbir sebep yok.

Kuantum mekaniklerini yaşamlarının daha çok başında öğrenen ve bizim okuma-yazma öğrenmemiz gibi bu konuda çok çabuk biçimde ustalaşan, bizim çocuklarımızın patates baskılarına koduğumuz buzdolabı kapaklarına, kendi bebeklerinin astrofizik çalışmalarını asıyor olabilirler. Bizim göç etmemiz için elverişli olan gezegenlerin ev sahipleri böyle yaşam formları olabilir. Onlar için şempanzelerden farklı olmayız ve gezegenlerinde özgür yaşayamayız. Nasıl göründüklerine, ne şekilde iletişim kurduklarına, sosyal yapılarının nasıl olduğuna dair fikir yürütmek ise mümkün bile değil.

Bu teori, insan ırkının evrendeki olası diğer yaşam formlarıyla neden henüz iletişim kuramadığına da açıklama getirmesi açısından ilgi çekici. Tıpkı bizim maymunlarla iletişim kurmaya gerek duymadığımız gibi…

YENİ DÜNYA’LAR BULMA ÇABALARI

Olası ev sahiplerimiz hakkında odaklandığımız bu teori her ne kadar karamsar olsa da, bunun sayısız ihtimallerden yalnızca bir tanesi olduğunu belirtmekte fayda var. İhtimallerin sınırsız olması, yeni Dünya’lar arama çalışmalarının, bu yönde gerçekleştirilen bilimsel eforların çok daha heyecan verici olmasının da ana sebebi.

Tıpkı Dünya gibi, Güneş benzeri bir yıldızın etrafında dönen ilk gezegeni keşfetmemizin üzerinden yaklaşık 20 yıl geçti. Bu benzerlik umut verse de, bilim insanları 51 Pegasi b’yi incelemeye başladıklarında, bu gezegenin yaşam için olabilecek en elverişsiz şartlara sahip olduklarını gördüler. Jüpiter’den daha büyük olan bu gezegen, güneşine Dünya’dan 20 kat daha yakın bir konumda bulunuyor. Bu da bulut üst sınırının 1000°C sıcaklığa kadar ulaşarak, metal ve silikat bulutlarının hidrojen ile birlikte 51 Pegasi b’nin atmosferini oluşturduğu teorisini ortaya çıkarıyor. Gerçekten büyüleyici ve farklı bir gezegen; keşfiyle heyecanlandırdığı bilim insanlarının gezegenlerin yapılarını ve evrimlerini öğrenmesinde büyük katkıda bulundu fakat kesinlikle yaşanabilir değil.

51 Pegasi b’nin yörüngesel benzerliklerine rağmen kesinlikle yaşama elverişli olmaması bilim insanlarının şevkini kırmadı aksine daha da hırslanmalarına sebep oldu. Keşiften bu yana, uzay teknolojisindeki gelişim inanılmaz bir hız kazandı ve Kepler görevi gibi muazzam inovasyonlar hayata geçirildi. Günümüzde, Güneş benzeri yıldızların yörüngesinde dönen 1500’den fazla gezegenin varlığı, bunlardan aşağı yukarı bir düzinesinin atmosferinin ise yaşama öyle ya da böyle elverişli olduğu keşfedilmiş durumda. Araştırmalar ise son hızla devam ediyor. Kepler’in veri topladığı 4178 aday gezegen bilim insanları tarafından onaylanmayı bekliyor.

Her geçen yıl, Dünya gibi yaşama elverişli gezegenler bulmaya daha da yaklaşıyoruz. Bu yöndeki en büyük başarılarımızın Kapteyn b ve Gliese 832 c gezegenleri olduğunu daha önce paylaşmıştık. Henüz yalnızca gözlem aşamasında olan bu araştırmalar, bir gün keşif aşamasına gelecek ve belirlenen aday gezegenlere insansız ve insanlı seyahatler gerçekleştireceğiz.

sistem

Peki, yaşama elverişli gezegenler bulmak için nereye bakmalıyız? Bu gezegenlerde yaşam olduğuna dair kesin bulgular tespit etmek hayal edemeyeceğiniz kadar zaman isteyen ve maliyetli işlemler. 2018 yılında faaliyet geçirilmesi planlanan, insanoğlunun elinden çıkan en büyük teleskop James Webb Uzay Teleskobu dahi, uzaktan bu verileri doğrulayabilecek kadar güçlü değil. Gerçekçi olmakta fayda gören uzay bilimciler, elde etmesi pek zor olan gezegenlerde yaşam olup olmadığına dair ilk bulguları, Samanyolu galaksisindeki anahtar düzeni kullanarak varsayma yoluna gidiyor. Sistemin iç tarafnda Venüs, Dünya ve Mars benzeri üç adet taşlık ve aşağı yukarı birbirleriyle aynı boyutta olan gezegenler saptamaya çalışacağız. Şayet böyle bir düzen varsa, keşfettiğimiz bu sistemdeki yörünge yapısı Samanyolu’na benzediğinden, yaşam barındırması diğerlerinden daha muhtemel olabilir. Ama bu sefer de bir başka soru ortaya çıkıyor: Bu üçlüden hangisine odaklanacağız? Öte yandan, gezegenlerin etrafında döndüğü yıldızın büyüklüğü, bu ilk üç gezegen teorisinin işe yaramaz olduğunu gösterebilir. Daha büyük bir ısı ve ışık kaynağı, yaşamın ilk üçten daha uzakta konumlanan bir gezegende var olmasına sebep olabilir. Bilim insanları, bu bilinmezlikte yatan sürprizleri kaçırmamak için, ilk üç gezegen kuramını gezegenlerin karakteristik yapılarıyla bağdaştırarak, bir sonrakine bakma yöntemini kullanıyor. Açıklamak gerekirse Dünya, Venüs ve Mars uzaktan bakıldığında benzer olmalarına rağmen, Güneş’e olan uzaklıkları nedeniyle yapıları birbirlerinden farklı. Venüs yaşanamayacak kadar sıcak, Mars yaşanamayacak kadar soğuk, çorak ve ince bir atmosfer yapısına sahip. Bu üçlüden yalnızca birisi, sadece Dünya doğru konumda ve bu sayede yaşama ev sahipliği yapıyor. Yaşama ev sahipliği yapması olası sistemler keşfedildiğinde, bu ‘anahtar’dan yola çıkılacak ve sistemde ideal konumda bulunan gezegen saptanacak. Tüm bunlar, bir gezegende su olup olmadığının keşfedilmesini daha az zaman ve maddi kaynak gerektiren bir süreç haline getiriyor.

Dünya’nın ötesinde yaşam arama çalışmalarında karşılaşılan en büyük sorun, elde edebildiğimiz bulguların bir düzeneyi geçmeyen istatistiki parametrelerden oluşması. Bunlar tabii ki bize o gezegenin yaşama elverişli olup olmadığına dair büyük ipuçları veriyor fakat uçsuz bucaksız evrende henüz yaşama ev sahipliği yaptığından emin olduğumuz tek gezegen Dünya. Dünya’da suyun ulaşabildiği her yerde yaşam var. Sahara Çölü’nden Kuzey Kutbu’na kadar her yer de! Bu zamana kadar keşfettiğimiz tüm canlıların hayatta kalmak, gelişmek ve çoğalmak için suya ihtiyaç duyduğunu biliyoruz. Bu nedenle, bilim insanlarının yaşama elverişli gezegen adaylarını incelerken bulmayı amaçladıkları ilk şey gezegenin suya sahip olup olmadığına dair kanıtlar.

Farklı Goldiloks Bölge durumları (kırmızılar çok sıcak, yeşiller ideal, maviler çok soğuk)
Farklı Goldiloks Bölge durumları (kırmızılar çok sıcak, yeşiller ideal, maviler çok soğuk)

Goldilocks Bölge, bilim insanlarının bu yolda geliştirdiği başarılı ve geçerli kuramların başında geliyor ve şu şekilde işliyor: Bir gezegen güneşine çok yakınsa, bu onun yüzeyinde su barındıramayacak kadar sıcak olduğu anlamına gelir (Venüs). Çok uzağındaysa, su donar ve canlılara yaşam kaynağı olamaz (Mars ve Samanyolu’nun diğer uzak gezegenleri). Bu iki ucun ortasında kalan gezegenler ise Goldilocks Bölge’nin içerisinde yer alır; ne çok sıcak ne de çok soğukturlar, Dünya’ya benzer bir atmosferik yapıya sahip olmaları muhtemeldir. Kuram sıkça işlevsel bakış açısıyla ele alındığından, yaşanabilir bölge ismiyle de anılır.

Uzay sonsuz bir olgu ve elde edilen bulgular yaşama elverişli gezegenlerin nicelik açısından çok ama çok zengin bir potansiyele sahip olduğuna işaret ediyor. Henüz yakın komşumuz Mars’a ayak basamadığımızı, okyanusu merak ederken henüz ona akan ve içerisinde bulunduğumuz nehiri tamamen keşfedemediğimizi göz önünde bulundurmak şart. Daha bu serüvenin başındayız…

DÜNYA’DAN NEDEN VE NE ZAMAN GİTMELİYİZ?

Bir uzay kolonisi tasviri (1970)
Bir uzay kolonisi tasviri (1970)

Keşif çalışmaları hız kazanıyor ve insanlığın derin uzaya dair bilgileri artıyorken, henüz yaşama elverişli olması muhtemel gezegenlere mantıklı bir maliyet ve zamanda gitmemizi sağlayacak hiçbir teknolojiye sahip değiliz. Günümüzde kullanılan roket teknolojisi Samanyolu’nda seyahatlerin dahi çok uzun yıllarda tamamlanabilmesine olanak tanıyor. Dünya henüz insan için son oyununu oynamadığından türümüzün devamı şu an için güvende fakat ihtiyacımız olan teknolojiyi bulmak, geliştirmek ve kullanıma hazır hale getirmek için binlerce yılımız yok.

Çağımızın en büyük dehalarından fizikçi, evrenbilimci, astronom ve teorisyen Prof. Dr. Stephen Hawking, insan türünün bu kırılgan gezegenden kaçmadığı takdirde devam etmesinin mümkün olmadığını ve aksi takdirde bin yıl içerisinde neslinin tükeneceğini öngörüyor. İnsanın neslinin tükenmesi, Dünya ve ev sahipliği yaptığı her şey için harika bir gelişme olsa da, doğal şekilde bizim başımıza gelebilecek en kötü şey. 71 yaşındaki bilim insanı, insan türünün devamı için uzay araştırmalarına daha çok kaynak ve efor harcanması gerektiğini belirtiyor.

İnsanın Dünya’yı nasıl ve ne kadar ciddi şekilde zarar verdiğine daha önce değinmiştik. Hawking’in gezegenin bin yıl daha katlanarak artan bu zararlara ve yok edilen ekosistemlere dayanamayacağını öngörmesi son derece mantıklıyken, günümüz dünya düzeni görünüşe göre türümüzün devamı ve kurtuluşu anlamına gelen derin uzay keşiflerinin hakkıyla yapılmasına olanak tanımıyor. Örneğin, tüm bu yazımıza konu olan NASA’nın yaşanabilir gezegenler bulma çalışmaları için ayrılan bütçeden 300 milyon dolar kesildi. Durum böyle olunca, Hawking’in istediği gibi uzayı anlamamız, yeterli kaynak olmadığında çok ama çok daha zor bir hal geliyor. Uzayı tamamen anlamadan derin uzaydaki olası yaşanabilir gezegenlere ayak basmak ise mümkün olmayacak.

Sonuç olarak, elimizde bir bin yıl daha yok fakat kurtuluşumuz anlamına gelen keşif çalışmaları için gerekli kaynakları sağlayamıyoruz. Öte yandan, Dünya’ya zarar vermeye devam ediyoruz. Gezegenin diğer sakinlerinin türleri insanın verdiği doğrudan ve dolaylı zararlar nedeniyle birer ikişer tükenirken, yine insanın başlattığı zincirleme yıkım etkisi küresel ısınma, önümüzdeki yıllarda Dünya’nın dengelerini değiştirmeye hazırlanıyor.

Durum pek iç açıcı görünmüyor. Fakat insanlık, çok ama çok nadir olarak muhteşem şeyler yaparak, ona olan inancımızın hâlâ yaşamasını mümkün kılıyor. Türkiye’nin henüz uzaya adım atamamış olması, olası bir göç durumunda tüm insanların nasıl başarıyla göç etmesinin sağlanacağı gibi konuları ise gelecekte bir başka makalemizde ele alacağız.

Etiketler
Show More

Benzer İçerikler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.