Müzik

Müzikle Dolu Bir Yolculuk: Suitcase

Suitcase_4

Türkiye’de farklı tarzıyla kendi kitlesini yaratmayı başarmış gruplardan biri olan Suitcase, 16 yıldır aralıksız haftada iki gün sahne aldığı Buddha’da çalmaya ve Kadıköy’ün gediklilerinden biri olmaya devam ediyor. Grubun kurucusu ve solisti olan Deniz Özberk ile yine Buddha Bar’da keyifli bir röportaj gerçekleştirdik.

Türkiye’de Brit Pop ve Indie Pop’un ilk temsilcilerinden biri olarak kabul edilen Suitcase, tarzından ödün vermeden müziğini yapmaya devam ediyor. Daha önceleri birlikte aynı sahneyi  paylaştıkları bazı gruplar ülke çapında üne kavuşmuş olsa da Suitcase, tarzını korumaya kararlı. Fakat bu durum onların albüm yapmayacağı anlamına gelmiyor. İkinci albüm için de stüdyo çalışmalarını sürdüren grup, özellikle yurtdışı müzik piyasasına dair çalışmalarından güzel haberleri ve albümün adını ilk kez 2f Magazine ile paylaştı.

İşte Deniz ile gerçekleştirdiğimiz ve hem Suitcase’in geçmişini hem de uzun yılların verdiği tecrübeleriyle Türkiye’de müziğin günümüzdeki halini konuştuğumuz röportajımız;

Suitcase_1

Seni tanıyabilir miyiz biraz?

96’da Ingiltere’de üniversite eğitimimi ekonomi üzerine tamamladıktan sonra Türkiye’ye döndüm. Ailemin de baskısıyla Türkiye’ye döner dönmez bankacılık yapmaya başladım. Ama bir yandan kafamda hep grup kurmak, şarkı söylemek vardı. Ortaokulda ve lisede herkes gibi gitar çalan biriydim. Müziği hayatımdan çıkartmayı hiç istemedim ve hayalim hep bir grup kurup müziği profesyonel olarak yapmaktı.

Suitcase’in ilk kadrosu -şuanda ben hariç onlardan kimse kalmadı grupta – benim okul arkadaşlarım ve mahalleden arkadaşlarımın bir karmasıydı. İngiltere’den döndüğümde Türkiye’de Brit pop ya da Indie pop denen müziği daha kimse bilmiyordu. Fakat tam da bemim gelişimden sonra bu müzik adeta patlama yaptı. Ben de arkadaşlarıma bir grup kurup, Türkiye’de bu tarz bir müzik yapan ilk grup olmayı teklif ettim. Müziği ilk dinlettiğimde beğenmediler. Onlara o zamanlar Suede ve Oasis’in ilk albümlerini dinlemeleri için vermiştim. Grup kurma fikrini konuşmak için ertesi gün tekrar buluştuk ve hiçbiri sıcak bakmadı. Biz bu şarkıları sahnede çalmak istemiyoruz dediler. Fakat aradan zaman geçtikçe bu müziğe alışmaya başladılar ve şarkılar kulaklarına yerleşti. Hepsi, kısmen müzik geçmişine sahipti, enstrüman çalıyorlardı. Sonunda onları ikna ettim ve birkaç şarkı için 18 Mart stüdyosuna girdik 96 yılının Şubat’ında…

3 şarkı seçmiştik. Stüdyoya girdik ve daha ilk provada ortaya mükemmel bir sound çıktı. Bu, bizi inanılmaz derecede şevklendirdi ve hırslandırdı. İlk stüdya deneyiminin ardından artık her hafta stüdyoya gitmeye başladık. Tabi ben şarkı sayısını da arttırmaya başladım. O zamanlar bir yerde çalma düşüncemiz yoktu. Keyif aldığımız için her hafta 2 saat stüdyo parası verip eğleniyorduk. Bir süre sonra repertuvarımız 30 şarkı oldu.

Ama öyle bir repertuvardı ki; bugünün şartlarında bile çok bilinen şarkılar değildir. O zamanlar 30 şarkımızdan en fazla 2-3 tanesini insanlar tanıyordu. Diğer şarkılarımız Türkiye’de hiç duyulmamış şarkılardı.

Sonra bir şekilde önce payote, sonra Kaptan Ok ve ardından da Kemancı’da yalvar yakar “Abi ne olur bir saatçim çıkalım, eşimiz dostumuz gelsin” diyerek sonunda sahneye çıktık. O zamanlar sahneye çıktığımız için para almıyorduk elbette. Fakat insan ilişkilerimizin de iyi olması – ki bence en önemli etken buydu- mütevazı olmamız sayesinde bir süre sonra mekanlar tarafından davet edilmeye başladık. ‘’Bu perşembe boş, gelin çalın’’ şeklinde çağırıyordu bizi mekan sahipleri. Bu durum bir anda düzenli hale geldi ve Suitcase oluştu.

1 2 3 4Sonraki sayfa
Etiketler
Show More

Benzer İçerikler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.